




Billûr../..Yeni Sömürgecilik Projeleri(1) dahilinde Batı yani ABD ve AB sömürgecileri dünyanın neresinde, yer altı ve yer üstü sömürülecek ülke var ise önce o ülkedeki azınlıkları kaşır, sonra bu azınlıkların mağdur duruma düşmelerini sağlar. Hatta gerekirse bir takım pembe devrimler, ihtilaller, darbeler yapabilmek, savaşlar çıkartabilmek için, onlar üzerinden kışkırtıcılık yaparlar. Bu etnik azınlıkların bir kısmını sığınmacı olarak kabul ettikten sonra, bu sığınmacılara(2) “SÜRGÜNDE HÜKÜMETLER(3)” kurdurtur “SÜRGÜNDEKİ MUHALİFLER” olarak dünya ya tanıtır, hatta “SÜRGÜNDEKİ DİNİ LİDERLER” adıyla işbirlikçilerini besler. Bu sözde sürgündekiler, artık hizmet ettiği yabancı devletin ağızı ile, terk ettiği kendi ülkesinin aleyhinde faaliyetlere katılır. Sonra da o ülkeyi parçalayarak egemenliği altına almak için, işbirlikçileri kullanarak, işgal etmek istediği veya kontrol altına almak istediği ülkede, her türlü ortamı hazır hale getirmek için eylemsel ve propaganda faaliyetlerine başlarlar.
Çok bilinen bu sürgündeki muhalifler, sürgündeki hükümetler, sürgündeki dini liderlere ve ülkelerine kısaca bakalım.
Humeyni Şah devrilip ülkesine geri dönene kadar, yıllarca Batılı devletler tarafından, “ İran halkının sürgündeki dini lideri” olarak Ayetullah Humeyni’yi korudu ve İran halkının dini sözcüsü olarak dünya kamuoyuna sundu. Humeyni ile rehine krizinden sonra yolları ayrılan ABD ve Avrupa Devletleri, Humeyni’nin İran’ını dize getiremeyeceğini anladı. İran ve Irak’ı hedef tahtasına koymuş olan ABD; Saddam’ı Humeyni’nin başında olduğu İran’a saldırmasına 1980 yılında onay vererek 8 yıl boyunca iki devleti, çoluk çocuk savaştırmıştır. ABD’nin Humeyni’den intikam esasına dayanan savaşta, Batılı devletler her iki ülkeye de silah vererek bir taşla iki kuş vurarak, iki devleti birbirlerine kırdırılmışlardır. İran –Irak savaşının 1988 de bitiminden İki sene sonra da, Saddam’ın Kuveyt’i işgalini adeta onaylayarak, bir dizi hatalar yaptırtmıştır ve ABD kendi öncülüğünde , İngiltere, Fransa Suudi Arabistan ve Mısır’la birlikte I.Körfez Savaşı’nın şartlarını hazırlamıştır.. Büyük kurtarıcı ABD, bu savaşın sonunda dünya desteğini de alarak, Irak’a karşı 10 yıl süren ambargolar uygulatarak Irak halkını açlık ve sefalete mahkum etmiştir.
Bu arada da BATI, İran, Irak, Türkiye ve Suriye deki etnik unsurları da kışkırtmayı ihmal etmemiştir. Irak’ı teslimiyete götürerek daha rahat işgal edebilmek için, Saddam’ın hükümet içindeki hainleri de kullanarak güvenlik tedbirlerini abarttırır. Ayrılıkçı Kürtlere mağduru oynatmak için Halepçe katliamlarına giriştirir. Bu tür katliamlarla dünya kamuoyu Saddam’a karşı hazır hale getirildikten sonra, bölgeyi tamamen kontrol altına almak için, nükleer silahların varlığı ve Saddam’ın bölge için tehdit olduğu yalanı ile, saldırır… Saddam’ın ulus devletinin içindeki hain ve işbirlikçiler bu süreci hızlandırdılar. Irak’ı II.Körfez Savaşı ile işgal eder. Ancak saldırıdan hemen önce yine Saddam muhalifi kaçkın 6 liderden “Sürgünde Irak hükümeti” kurdurtur…
(bknz: http://arsiv.ntvmsnbc.com/news/163598.asp )
Irak tamamen işgal edilerek direniş bütün vahşetiyle kırılmaya çalışılır, sadece de onunla da kalmazlar, Şiileri, Sünnileri de birbirlerine karşı kışkırtarak her türlü fitne fesadı kaşır. İşgal sonrası, artık işbirlikçi ayrılıkçılar için her türlü ortam doğmuştur ve neticesinde hepimizin bildiği gibi Irak, kan, vahşet ve gözyaşları içindeyken bir çırpıda Kuzey Irak’ta sözde Kürt Devleti kurulması garantiye alındı.. Irak’ın diğer bölgeleri için öngördükleri, Şii ve Sünnilerin süresiz olarak birbirleriyle çatıştırarak kırdırma ve sindirme süreci devam ederken, kendi elemanlarıyla bombalama eylemleri yaptırtarak Irak halkını sindirmek amacıyla binlerce insanı katlettiler ve katletmeye de devam etmektedirler.
Bir diğer örnek Yugoslavya’dır… Sırpları kaşır. Hırvatlara mağdur rolünü oynatır, Müslümanları katlederler… Miloseviç gibi bir işbirlikçi kasabı silah ve para gücüyle desteleyerek BM gözleri önünde her türlü kan göz yaşı ve katliamla insanlık suçları işletir… Sonra da onu tutup, yargılamak üzere hapse tıkan NATO kahraman kurtarıcı rolünü üstlenir. Sonunda orta Avrupa’da bütün gücünü yitirmiş parçalara bölünmüş ayrı, ayrı devletler ortaya çıkar… Artık Tito’nun Orta Avrupa’daki Yugoslavya’sı, Doğu Bloğundan tamamen koparılmış, dağıtılmış ve kontrol atındadır.
Afganistan da 1978 yılında kurulan Marksist hükümete karşı, İslamcıları kışkırtarak iç savaş çıkartır. Mağdur, burada Afgan savaşçılarıdır. Kan gövdeyi götürmeye başlar. Ülkeden bütün aydınlar ve hatta Kraliyet kaçar. Rusya müdahale ederek hükümete yardımcı olmak ister. İşte tam o sırada Batı, Talibanları tüm gücü ile Ruslara karşı destekler ve onlara “özgürlükçü İslamcılar” adını verir. Artık tüm batı basını her gün çarşaf, çarşaf mağdur Talibanlardan bahseder… Ruslar geri çekilince, Batı dünyasının tam desteğini alan Talibanlar, Afganistan’ı İslamiyet adına kan, terör ve vahşetle yönetmeye başlarlar. Ta ki, dünya egemeni olmak isteyen güçler NATO şemsiyesi ile, kendisinin beslediği ve desteklediği Taliban idaresine son verme zamanı geldiğine inanana kadar…Yeni bir mağdur yaratılmıştır çoktan. Afganistan da şeriat baskısı altında bırakılan ezilen, dövülen mağdur kadınlar. Dolayısı ile kendi işbirlikçisi Talibanlar derhal anti demokratik, şeriatçı terörist ilan edilir sonra,” terörist avına başladım” diyerek Afganistan’ı işgal eder… Artık Afganistan’ın da defteri dürülmüştür…
Özbekistan, Türkmenistan, Kırgızistan gibi Türk devletleri Sovyetlerden koparak bağımsızlığına kavuşunca, ABD orada da hemen bölücü faaliyetlere girişerek, Sovyet geleneğinden gelen, yeni kurulmuş hükümetlere karşı, işbirlikçilerden muhalifler yaratarak onları, “sürgündeki muhalifler” olarak desteklerler ve dünyanın çeşitli yerlerinde barındırırlar. Hedef, Orta Asya içlerinde bağımsızlığına kavuşan devletleri kontrol etmek ve bölgede hakimiyet kurarak petrol ve doğalgaz kaynaklarını sömürmektir. Bunun için bölge halkı birbirine karşı kışkırtarak iç karışıklıklar çıkartıyorlar. O ülkelerin liderleri ölünce de, sürgündeki işbirlikçi muhalifler derhal harekete geçirilerek, ülkelerine geri dönmeleri için çaba harcıyorlar .
Bu muhaliflere örnek; Özbek muhalif sıfatıyla tanıtılan Muhammed Salih
( bknz. http://arsiv.ntvmsnbc.com/news/124182.asp ),
Kırgız Muhalif Sadırkulov
(bknz. http://www.internettv1.com/Detay.asp?GuvenlikID=65O68O74O66O ),
Türkmenistan muhalifleri
(bknz. http://www.tumgazeteler.com/?a=1864716 ) .
Bu muhaliflerin listesi uzar gider; Kazakistan muhalifleri, Tacikistan muhalifleri vs vs. Ama hepsi, mutlaka demokrasi isterler ve Avrupa’nın göbeğinde bir araya gelerek basın açıklamaları yaparlar..
( bknz.http://www.tumgazeteler.com/?a=921220 )
İran da ise, önce kendilerine Güney Azerbaycanlı’ lar diyen Azeri azınlığı, ayaklanmalar için kışkırtır ve onlara özgürlük şarkıları söyletir. Kürt azınlığa mağduru oynatır, sürekli etnik bölücülüğü teşvik ederek Pjak terör örgünü besler… En son olarak İran da rejim muhaliflerini destekleyerek, İran daki iç çatışmayı yaratmışlardır. Turuncu devrimlerden sonra, artık sıra İran Yeşil devrim denemelerine gelmiştir… Ama unutmayın, İran muhalifleri artık yaratılmıştır (bknz. http://www.ntvmsnbc.com/id/24975578/ ) ama mutlaka ABD kongresinden açık ve resmi destek gelir
(bknz:http://www.israhaber.com/amerika-kongeresi-nden-iranli-muhaliflere-destek-5317-haberi.html )
Bu ülkelere ilaveten, Uzak Doğu ülkeleri, Afrika ve Latin Amerika da da durum aynıdır.
Gelelim Uygurlara… Uygurlar 1863 yılında Mançur devletine karşı başlattıkları kurtuluş savaşıyla 14 sene sürebilen bağımsız devlete sahip olabilmişler ve hatta bu devlet Osmanlı devletine biadını açıklamıştır. Ancak Yakup Han Bay Devlet’in ölümüyle bağımsızlıklarına sahip çıkamayan Uygurlar, 1876 da yine Çinlilerin kontrolüne geçerek, bağımsızlıklarını yitirmişlerdir. Bugün kendilerine Doğu Türkistanlı olarak tanımlayan Uygurlar, 1934-1944 yıllarında Sovyet emperyalizminin kontrolüne geçmiş, 1944 yılından itibaren de Çin idaresine geçmiş , 1949 dan sonra da Çin Komünist kuvvetlerinin istilasına uğramıştır. Bir daha bağımsızlıklarına kavuşamamış olmalarına rağmen sık sık o bölgede Çinlilere karşı ayaklanmalara devam etmişlerdir.
Çin’in İngiliz sömürgeciliğinden kurtularak komünist rejimle idare edilmeye başlandığı günden beri, kontrolü altında bulundurduğu ülkelerde şiddet ve cebirle ayrılıkçı hareketleri bastırarak yönettiği bilinmekte. O coğrafya da ilk Çin’e karşı hareketlenmeler, Dalai Lama önderliğinde Tibet’le başlamış ve her zaman ABD tarafından desteklenmiş ve dünya kamuoyuna duyurulmuştur. Bugün, Uygur bölgesinde yaşananlar basiretsiz yönetimlerin aynen Irak Halepçe de yaptıklarına benzer, mağdur yaratma amacını gütmektedir! iç karışıklık çıkartmak ve daha sonra o bölgede, aynen kuzey Irak ta kurdurdukları sözde Kürt Devleti gibi, ABD ve AB devletlerinin kontrollerinde bir Uygur Devleti kurmaktır. Bunun için, kışkırtılarak bağımsızlık mücadelesine sokulan milliyetçi, İslamcı ve etnik kisveli hareketler, bütün emperyalist devletler için bulunmaz nimetlerdir. Sürgünde muhalifler ve sürgünde hükümetler kurma işi, özellikle ABD nin en sevdiği sözde demokrasi örgütlenmeleridir.
İşte bu demokrasi havarisi ve sözde özgürlükler ülkesi ABD ve hempaları Avrupalı Devletler ile birlikte, tüm dehşet ve vahşetiyle, Irak’a nasıl “demokrasi götürdüğünü” ve neticesinin ne olduğunu hep birlikte gördük. Dünya egemeni olmak isteyen güçler, hangi dayatmalarını açarsanız etrafa “demokrasi” saçılmakta. Ama bu nasıl bir demokrasidir ki, patlayan borularından, kan, vahşet gözyaşı ,terör , savaşlar ve iç huzursuzluk akmakta? Irak ‘a saldıranlar, demokrasinin “d”sini bile götürmedi Irak halkına, ama bu süreç içinde ABD çöllerinin altına kurulmuş ham petrol depolarına, Irak petrolleri götürüldüğü iddia edilmekte…
Olayları bu şekilde kısa ve öz irdeledikten sonra, Uygurların dünya kamuoyunda mağdur duruma düşürülmesinin de, tamamen sistemli bir hareketin parçası olduğu gözden kaçırılmaktadır. Dünyanın dikkati bu konuya çekebilmek için, Uygurlar bir çatışma içine çekildi. 1000 e yakın insanın öldürüldüğü gibi, söylentiyle dünya kamuoyu beslenerek vahşet senaryoları yazılıyor. Gerçekte ise, kimin kime saldırdığı ve kimlerin bu senaryolarda rol aldığı henüz tam olarak bilinmiyor. Ama aynen Iran ‘daki yeşil devrim denemelerinde olduğu gibi, cep telefonları aracılığı ile dünyaya bazı dehşet sahneleri gösterilmeye başlanmıştır. Oysa ki, Irak ta 3 milyona yakın Müslümanın kanının dökülmesi ile ilgili olarak Türkiye ve Uluslararası kamuoyunda, kimse kılını kıpırdatarak ses çıkarmaz iken, birden bire Türkiye de Cuma namazı çıkışlarında Uygurlarla dayanışma ve Çin’i protesto gösterilerinin yapılacağına dair, basın bilgiler geçmeye ve sanal ortamlarda çığ gibi postalar yağdırılmaya başlandı. Sonra ülkenin her yerinde düğmeye basılmış gibi Cuma namazı çıkışlarında protestolar yapıldı.
Bütün bu karışıklığın içinde, Çin’de hapis edilmiş Uygur kökenli eski milletvekili Rabia Kadir adında bir kadının adı Türkiye basının da , “Uygurların Rabia Anası” diyerek dolaştırılmaya başlandı. Kimci’dir bu Rabia Kadir? Gerçekten Uygurların ne zaman ve nasıl anası olmuştur? Bu hiç sorgulanmaz! Oysa kısaca Rabia Kadirin kim olduğuna baktığımız zaman, Çin hükümetince Milletvekilliği döneminde bölücülük yaptığı ve devlet sırlarını açıkladığı gerekçesi ile hapse atılmış , 2005 yılında ABD aracılığı ile Çin hükümetine serbest bıraktırılarak ABD ye iltica ettirilmiş biridir. Daha da ilginci Rabia Kadir, sözüm ona 10 yıl içinde Çin’in en zengin? kadını unvanını kazanacak kadar zenginleşmeyi nasıl becerebildiğini yine kimse sorgulamaz! Sadece bununla da kalmıyor Rabia Kadir, Uygurların bağımsızlığı için bütün mal varlığını ve gelirlerini harcadığı söylentisi yayılıyor. Kafkaslarda ve Orta Asya da Soros, Çin de ise vicdanların oyalayıcısı , “Uygurların anası Rabia” takdim ediliyor… Sözde “Doğu Türkistan Sürgün Hükümeti” adına basın açıklamaları yaptırtılıyor. (http://www.turkcuturanci.com/turkcu/turk-dunyasindan-haberler/dogu-turkistan-surgun-hukumeti-basin-aciklamasi/msg16328/?topicseen)
Irak’ta , Erbil, Musul ve Telafer’ de etnik temizlik hareketi çerçevesinde her gün yüzlerce Türkmen burnumuzun dibinde katledilirken, ülkemizde veya dünya basınında, Irak Türkmenlerinin etnik temizliğe uğradıklarına dair tek bir satır bulunamazken, olaylar basit terör saldırısı gibi gösterilmekte. Öldürülen, bombalarla katledilen, sistemli göçe zorlanan etnik temizlikle karşı karşıya kalmış Irak Türkmenleri ’nin uğradığı zulmün, hiç Türkiye de protesto edildiğini duydunuz mu?
Oysa ki, Irak ta yaşadıkları zulüm ve katliamları dünya ya duyurmaya çalışan Türkmenlerin sesini duyan veya duyuran olmuyor! O halde, Uygur Türklerinin yaşadığı bu acılı süreç ile, Türk dünyası üzerinde ABD versiyonu Avrasya Planları yürütülüyor olduğunu düşünebilir miyiz?
Biz ise, burada iki saldırıyla karşı karşıya bırakılıyoruz. Bir tarafta Çin bizim Uygur Türkleri ile bağlantılarımızı kopartmak istemesi, diğer tarafta ABD ise bizim tarihsel düşmanlığımıza dayanarak, Çinlilerle Türkleri , Türkiye üzerinden çatıştırmak istemesi! Burada hangisi daha tehlikeli ve ülkemiz geleceğini tehlikeye atacak boyutta, bunun çok iyi değerlendirilmesi lazım.
Osmanlı’nın çöküşünden beri, Anadolu’da egemen olmak isteyen güçler, her türlü etnik bölücülüğü destekleyerek yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devletini de, Ermeni ve Kürt isyanları ile güçsüz duruma düşürmeye çalıştılar. Bu planları da suya yattı. Ama bu yenilgilerini unutmadılar! Yıllar sonra Türkiye yi ekonomik ve siyasi istikrarsızlar içine sürükleyerek, zamanın tam o zaman olduğunu hissedince, önce Ermeni terör örgütü ASALA yı harekete geçirdiler. Yurtdışında daha etkin olarak terör eylemlerini sürdürebilen bu örgüt, tüm değerli hariciyecilerimizi vahşice katlederek, Ermenilerin adını dünyaya yeniden duyurdu ve sözde Ermeni Soykırımı’nı dünya kamuoyunun gündemine taşıdı. Böylelikle Ermeniler ‘in, ileriki süreçte Türk devletinden toprak ve tazminat talepleri için yaratılan sözde mağdur sesleri, terör eylemleri ile duyuruldu .. Ancak Türk hükümetlerin kararlı tutumları ile Asala terör örgütü bitirilince, Asala elemanlarını kaydıracağı ve içimizdeki bölücülüğü kışkırtacağı PKK terör örgütünü ortaya sürerek, Avrupa ve ABD yıllarca her türlü desteği sağladı. Türk Devletinin bütün enerjisi terörle mücadeleye harcatıldı…
Sadece bununla da kalmadılar, içimizdeki her türlü etnik ve dini bölücülüğü kışkırtarak , mağdurlar yaratmaya, yırtıp attığımız Sevr haritalarını yeniden dayatmaya çalışıyorlar. ABD’nin askeri strateji dergilerinde, Türkiye nin bölünmüş parçalanmış haritalarını yayımlanıyor ve bu haritalar üzerinden konferanslar veriliyor…
Henüz Türkiye de mağdurları oynatmak için sürgünde hükümetler kurma stratejisini uygulamadılar, belki ilerideki süreçte bunu da yaparlar. Daha farklı bir yol izleyerek, doğrudan meclis çatımızın içine terör mahkumlarını sokarak, Türk Devleti aleyhinde çalışma ve açıklamaları başlattılar! Bugünse, etnik bölücü bir terör örgütünün meclis içindeki uzantıları mağdur rolünü oynayarak, Türkiye’nin federatif olarak bölünmesini isteyecek kadar, artık kendilerinden eminler.
Şu anda egemen olmak isteyen güçler ve onların içimizdeki işbirlikçileri, iç kargaşanın çıkarılabileceği ortamları da hazırlıyor olma ihtimalleri de, çok fazladır… Bu yaratılmak istenen çatışma ortamları için kullanılacak grupların değişik kisvelere bürünmeleri çok dikkatle izlenmesi gereken bir durumdur. Belli sürelerle , değişik şehirlerde etnik bölücü ayaklanma provaları zaten yapılmış ve yapılmaktadır. Böylelikle, Türk halkının ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin nabzı tutularak, tepkilerimiz dikkatle izlenmektedir. .Bu kışkırtıcılar, her türlü kisve altında olabilir. Toplum olarak, hep birlikte bize biçilen kaftanı göreceğiz.
Türkiye hem siyaseten hem de ekonomik olarak artık yeterince istikrarsızlaştırıldı. Bununla birlikte, Ermeni ve Kürt kökenlilerden, hatta her türlü etnik ve dini farklılıklardan sözde mağdur yaratılmaya çalışılmaktadır. Bu sözde mağduriyet kullanılarak ta, Türkiye bölünme sürecine taşınmak istendiği, bütün verileri ile ortadadır. Ancak, Türkiye Cumhuriyeti Devletini parçalama ve hatta Türk Ulusunu yok edebilmenin önündeki en büyük engel Türk Silahlı Kuvvetleridir. Türk Halkının ordusuna diz çöktürtülemediği için, terör örgütünün varlığı da, Türk Silahlı Kuvvetleri üzerinden yürütülmek istenen her türlü operasyon da, uzaktan kumandalı olarak, hatta sahte evraklarla devam ettirilmektedir. Türkiye yi parçalayarak yok etme projesinin adı ise; Büyük Ortadoğu Planı’dır . Yani BOP ‘tur! Ve bu planda Türkiye Cumhuriyeti Devletine ve onun sahibi Türk Ulusunun varlığına, katiyen yer vermek niyetinde değildiler ve asla olmayacaklar.
Görüldüğü gibi, dünyada önce mağdurlar yaratılır, eğer mümkünse etnik azınlıklar bağlı oldukları devlet içinde kışkırtılarak şiddete yönlendirilirler. Daha sonra ise, bu mağdurların rahatça atıp tutacakları şekilde Avrupa devletlerine veya ABD ye kaçırılarak, orada “sürgündeki muhalif hükümetleri, sürgündeki muhalif lider, sürgündeki muhalif temsilciler, sürgündeki muhalif dini liderler” yaratılır. Venezüella haberlerine göre ; Wayne Madnen: CIA nın dini gruplarla ilişkileri yeni değildir derken, detaylı olarak bu konuda misyonerlerin Latin Amerika ülkelerindeki faaliyetlerinden ve o ülkelerden atıldıklarından bahsederken, Amerika Pensilviyana da Nurcu Hareketinin Lideri Fetullah Gülen ve Koreli Moon Tarikatı ile CIA’nın derin ilişkilerinden bahseder. Sadece bununla da kalmaz bu araştırma yazısı, dünyanın her bölgesinde ABD tarafından dünyanın her tarafına gönderilen misyoner ajanların faaliyetlerinden de bahseder.
( bknz: http://www.vheadline.com/readnews.asp?id=78167 )
Yine bu çerçevede Fetullah Gülen’de televizyon konuşmalarında veya yazılarında kendisini “gönüllü sürgün“de olarak adlandırmakta. Uluslararası siyasette bu terimin çok sok duyulur olması, mülteci ve sığınmacıların politik faaliyetleri için kullanılır olması, “sürgündeki dini lider” tanımlamasıyla fazlasıyla örtüşmektedir. Siyasi tanımlamalar çerçevesinde, “muhalif ve sürgün” kelimeleri özellikle kullanılması, ayrılıkçı, bölücü faaliyetleri ama daha da ötesi, yabancı devletlerin emir ve komuta zinciri içinde işbirlikçi olduklarını gayet güzel kamufle eden bir sözdür ve yine bu sürgün kelimesi dünya toplumunu oldukça aldatıcı bir sıfattır.
Ama şu hiç kimse unutmamalı ki, Dünya Egemeni olmak isteyen güçler, kullanım süreleri bittiğinde , önce işbirlikçilerini yok ederler! Tabii, eğer muhalif oldukları ülke içinde faaliyetlerini yürütürlerken, Kırgız Lider Sadırkulov gibi trafik kazasında ölmezlerse..
(bknz. http://www.dunyabulteni.net/news_detail.php?id=70186 )
Veya Benazir Butto örneğinde olduğu gibi, ülkeyi tamamen istikrarsızlığa sevk etmek için, seçim kampanyası sırasında bir bombalama olayı ile öldürülmez ise…
Bütün bu sözde sürgündeki bağımsızlıkçı sahte hükümetler, liderler ve dini liderlere bakınca; Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün, tam bağımsız Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kurabilmek için, dünya egemeni olmak isteyen işgalci düşmanlarımıza karşı, başka bir ülkeye sığınarak veya onların himayesinde sözde kurtuluş hareketini başlatması düşünülebilir miydi?
Asla!
19 Mayıs 1919 da Samsun’a ayak bastığı günden itibaren, Anadolu topraklarında her gün devleşerek, manda ve himayeyi kesinlikle reddederek, sadece halkını yanına alarak ve onlara güvenerek, verdiği amansız mücadelenin farkını anlamamak veya inkar etmek mümkün mü? İşte, bu nedenle 30 Ağustos 1922 Türk Ulusunun dünya tarihine vurduğu kızgın damgadır!
Ve ne mutlu ki bize, dünya ya bağımsızlığın dersini veren ve işgalin dersini alarak nesilden nesillere devam ettirecek olan, o şerefli milletin torunlarıyız!..
Saygılarımla
11 Temmuz 2009
Billur
Açıklamalar:
Sürgündeki Liderler:
Beyrut : Lübnan’ın eski başbakanlarından Mişel Aun
Tibet : Dalai Lama
Filistin : Hamas’ın sürgündeki lideri Halid Meşal
Somali : Somalili sürgündeki muhalif lider Şeyh Hasan Dahir Aweys
Pakistan : Benazir Butto
Peru : Peru’nun sürgündeki eski devlet başkanı Alberto Fujimori
Tayland : eski başbakan Thaksin Shinavatra
Patani : Sürgündeki lideri Necip Salih
İran : Sürgündeki direniş hareketi lideri Meryem Radjavi
Filistin : Hamas’ın sürgündeki lideri Halit Meşal
Somali : Aşırı dinci hizbul islam örgütü lideri sürgündeki Hasan Dahir Haweys
1. Yeni Sömürgecilik (new-colonialism)
19. yüzyılda ortaya çıkmış olan emperyalizm sonucu oluşan sömürgeciliğin yeni bir hali. Bu bir devletin, bağımsızlığına rağmen, dolaylı yöntemlerle sömürülmesidir. Yeni sömürgeciliğe göre kapitalizm, dünyayı az geliştiren bir olgudur. Ulusal burjuvaziler yabancı sermaye tarafından emilmekte ve bunun olması sanayileşme sürecinin fiilen sınırlandırılmasına neden olmaktadır. Bazı yazarlara göre yeni sömürgecilik, resmi sömürgecilik uzantısıdır. Bazılarına göre ise, yeni sömürgecilik, azgelişmiş ülkelerde sanayileşme yönünde ilerlemeyi denetlemek ve sınırlamak amacı ile tekelci sermayenin uyguladığı yöntemleri içermektedir. Bir başka görüş ise sömürgeciliğin bu yeni halini savaştan sonra gelişmiş ülkelerden gelen yabancı sermayenin doğrudan müdahaleler yolu ile çıkarlarının denetlemesi ve böylece Batı sermayesinin ilk önce bunalımdan daha sonra da savaştan kurtulup kendine gelerek, dünya çapında egemenliğini yeniden kurması olarak görmektedir.
2. Sığınmacı (refugee)
Vatandaşı bulunduğu ülkede uğradığı baskılar yüzünden ve meydana gelen siyasi olaylar nedeni ile iradesi dışında ülkesinden ayrılmak zorunda kalan ve vatandaşı bulunduğu ülkenin korumasını yitiren başka bir devletin vatandaşlığına geçmemiş yurtsuz göçmen. Daha önceleri nüfus artışının azlığı, ülkelerin sınırlarının kesin kez katı kurallarla çizilememiş olması gibi nedenlerden ötürü bir devletten diğerine seyahat etmek için pasaport ya da vize almak gerekmiyordu. Daha önceleri birçok göç dalgasının görülmesine karşın, mülteci sorunu esas olarak devlet sınırlarının daha sıkı bir korumaya alındığı 19. yy.’ın sonlarında ortaya çıkmıştır. Yüzyıllar boyunca iltica hareketlerinin temelinde yatan başlıca etken dinsel ya da etnik hoşgörüsüzlükler olmuştur. Koydukları kurallara herkesin uymasını isteyen dinsel ve siyasal otoriteler, bunu sağlayamadıklarında genellikle sınır dışı etme yöntemlerine başvurmuşlardır (15. yy.ın sonlarında Yahudilerin İspanya’dan kovulması). Yakın tarihte daha sık görülmeye başlanan siyasal nedenli iltica hareketleri daha çok modern devletlerde büyük siyasal çalkantıların ve muhalif azınlıklara yönelik baskıların sonucu olarak ortaya çıktı. (1917 Sovyet Devrimi ve İç Savaş sonucu 1,5 milyon komünizm muhalifinin ülkeden göç etmesi). Mültecileri korumaya yönelik çalışmalar 1920′lerde başlamış ve bu alanda Hükümetler arası Mülteci Komitesi (1938-47), Uluslararası Mülteciler Örgütü (1947-52), Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (1950) kurulmuş uluslararası örgütlerdir.
3. Sürgünde Hükümet (government in exile)
Uluslararası hukukta özel bir hükümet biçimi ve buna dair tanımadır. Hukuki bakımdan, hükümetlerin, devlet toprakları üzerinde egemen tek otorite olmaları temel kuralken, bazı özel durumlarda (savaş gibi) devlet toprağı üzerindeki otoritesini kaybetmiş hükümetler, diğer devletler tarafından hala ülkelerin legal hükümeti olarak tanınabiliyorlar. Böyle hallerde ülkesini uluslararası kuruluşlarda temsil etme yetkisi de bu “sürgünde hükümet”te oluyor. II. Dünya Savaşı sırasında ülkesi Almanya ve İtalya tarafından işgal edilmiş bazı hükümetler İngiltere’ye sığınmışlar ve sürgünde hükümet sayılarak bunlara kimi hukuksal ve siyasal işlemlerde bulunma imkanı tanınmıştı.
http://www.akumil.com/?islem=paket/sayfaP/sayfa_detay.php&sayfa_id=2330






More Options ...

Categories
Tag Cloud
Blog RSS
Comments RSS



Void
Life « Default
Earth
Wind
Water
Fire
Light 